Ney ve Neyzen Dünyası... . Yıl...
Neyzen.com Logo Ney Yapım Merkezi

NEY ÜFLEMEK VE AKORT GARANTİLİ, PROFESYONEL BİR NEY SAHİBİ OLMAK İSTERSENİZ; DOĞRU ADRESTESİNİZ.

YÜcel Müzik Logo

Hz. MEVLÂNÂ

Hz. MEVLÂNÂ

Hayâtı

His Life

Hz.Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu [1]. Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir [2].

Mevlânâ, was born on September 30, 1207 in one of the ancient centers of Turkish culture – the city of Belh which is within the borders of Afghanistan today. His real name is Muhammed Celâleddin [2].

Âlimlerle dolu bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük bilginlerindendi. Babası Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l Ulemâ - Âlimler Sultânı” diye anılırdı [3].

His family was full of intellectuals. His grandfather Hüseyin Hatibî was among the great intellectuals of his time. His father Bahâeddin Veled was called “Sultânü’l Ulemâ – Sultan of Intellectuals” [3].

Sultânü’l Ulemâ, sözünü kimseden sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu derslerinde ve vaazlarında doğru bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın söylerdi. Bu sebeple başta Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer bilginleriyle ve Sultan Harezmşah’la arası açıldı. Bu arada gerçekleşen kanlı Moğol istilâsı da onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu. 1212-1213 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belh’ten ayrıldılar. Hz.Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı [4].

Sultânü’l Ulemâ was an honest person who was never afraid to say what he thought. During his lectures and sermons, he used to say bravely what he believed to be true. Therefore he disagreed with Sultan Harezmşah and the other intellectuals of his time, particularly with Fahreddin Râzî. The Mongolian invasion that took place during that time ended his bonds with Belh. Between 1212 -1213 he left Behl with his family and close friends. Mevlânâ was 5-6 years old [4].

Bahâeddin Veled, Belh’den ayrılırken hacca niyet etmişti. Nişâbur’a uğradıktan sonra bir kervanla Bağdat’a oradan Kûfe yoluyla Mekke’ye vardı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Şam’da bir müddet kaldı. Oradan Malatya, Erzincan ve nihayet Sivas, Kayseri, Niğde yoluyla Karaman’a gelip yerleşti [5].

Bahâeddin Veled decided to go on a pilgrimage when he was leaving Belh. After stopping by Nişâbur, he arrived in Bagdad with a caravan and from there he reached Mecca through Kûfe. After fulfilling the hajj obligation, he stayed in Damascus for a while. Then he travelled to Malatya, Ercinzan and finally, through Sivas, Kayseri and Niğde he came to Karaman and settled there [5].

On yıla yakın bir zaman süren bu yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür merkezlerini dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde bulunmuştur.

During this journey, which took almost ten years, Bahâeddin Veled explored the important cultural centers and exchanged ideas with the intellectuals there.

Bahâeddin Veled, artık evlenme çağına gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı), 1225 yılında Semerkandlı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlendirdi.

In 1225, Bahâeddin Veled married his son, Celâleddin (Mevlânâ) off to Gevher Hatun, daughter of Hoca Şerâfeddin from Semerkand.

Hz.Mevlânâ’nın ölümünden sonra Mevlevîlik Tarikatı’nı kuran “Sultan Veled” diye tanıdığımız oğlu Bahâeddin de burada doğmuştur [6].

Mevlânâ’s son Bahâeddin, known as “Sultan Veled”, who founded the Mevlevi Sect, was born in here. [6].

Yedi yıldır Karaman’da ikamet etmekte olan babası Bahâeddin Veled’in şöhreti doğruluğu, fazîleti ve sözünün tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykûbat, bu şöhretli âlimi davet etti. 3 Mayıs 1228 tarihinde Konya’ya gelip yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar [7].

Mevlânâ’s father Bahâeddin Veled’s fame, honesty, virtue and the influence of his teachings spread gradually. Anatolian Seljuk Sultan Alâeddin Keykûbat invited this famous intellectual. They arrived and settled in Konya on May 3rd, 1228. They received much interest, respect and affection from the common people and the respected figures of Konya and especially from Sultan Alâeddin [7].

Burada vaaz ve dersleri ile etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî aleme göçtü. Bu esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ, babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders okutmaya başladı [8].

Bahâeddin Veled, who illuminated those around him with his sermons and lectures, died on February 24th, 1231. Mevlânâ, who was 24 years old at the time, started lecturing in place of his father, in accordance with his last will and the insistence of the people [8].

Mevlânâ babasından sonra bir yıl kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konya’ya gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi.

Mevlânâ didn’t have a mentor for a year after his father’s death. When Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî came to Konya, he took Mevlânâ under his spiritual guidance.

Seyyid Burhâneddin, ilmi ve irfânı yüksek bir mürşiddi. Aynı zamanda Sultânü’ l Ulemâ’nın da öğrencisi ve halifesiydi.

Seyyid Burhâneddin was a mentor with a high degree of wisdom and learning. He was a student and successor of Bahâeddin Veled at the same time.

Hz.Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden, irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle Halep’e ve Şam’a gitti.

Mevlânâ was enlightened by his wisdom and learning for nine years, becoming more and more mature in the meantime. Then he went to Aleppo and Damascus in order to have a more profound view of the higher lore.

Yedi yıl süren bu seyahatten sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından takdîr ve taltîf edilip, irşadla görevlendirildi. Babasının ve dedelerinin usûlüne uyarak beş yıl kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce talebesi ve binlerce mürîdi vardı.

After this seven-year journey, Mevlânâ returned to Konya and he was commissioned to be a mentor himself after being appreciated and gratified by his mentor. He lectured and gave sermons in accordance with the methods adopted by his father and ancestors for about five years. He is said to have had hundreds of students and thousands of followers.

1244 yılında Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni ufuklar açtı [9].

A person called Şemseddin Tebrîzî, who came to Konya in 1244, opened the doors for new horizons with “love” in Mevlânâ’s world which was full of wisdom before [9].

Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler. Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.

These two lovers of god retired to their place and surrendered to God for a while. They had conversations which lasted for many days and nights. They noticed themselves and the reflection of God’s unequalled kindness in each other. When they first met, Mevlâna was 38 and Şems was 60 years old.

Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı terk edip Şam’a gitti [10].

Mevlânâ started to devote all his time to the conversations with Şems. Those who were not able to perceive this heavenly love started to spread rumors around. Şems was deeply offended by these rumors and as a result he left Konya for Damascus in 1246 [10].

Şems gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular.

Mevlânâ became devastated after Şems’ departure. Even those who caused Şems’ leaving were regretful after seeing Mevlânâ in such a situation.

Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya’ ya döndü [11].

Mevlânâ wrote a letter and sent it to Damascus with a caravan one of whose passengers was his son Sultan Veled. Şems read the letter and not turning back Mevlânâ’s invitation, he came back to Konya in 1247.

Şems’in dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.

Everyone was happy upon Şems’ return. Mevlânâ started smiling again; he organized feasts and gatherings of sema’. Conversations with Şems continued for days and nights.

Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi. Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı.

Unfortunately, these peaceful days did not last long. Rumors, unpleasant utterances and slanders started again.

1247-1248 yılında Şems aniden kayboldu [12]. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı.

Şems suddenly disappeared in 1247-48 [12]. Nobody ever saw or heard from him thereafter.

Hz.Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. Bir şiirinde şöyle der:

Mevlânâ looked for Şems for a long time. He wrote poems and cried with the great sorrow of the separation. He went to Damascus twice, but could not find Şems there. After not being able to find Şems in a physical form, he found him in a spiritual manner and stopped looking for him after that. A poem of his includes the lines below:

Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.

Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben.

I am separated from him physically, but we are a single glory without a body or life

O seeker! See him, or see me. I am him, and he is me.

Hz.Mevlânâ, Şems’ten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti. Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddin’i görevlendirdi [13].

Mevlana chose Selâhaddin Zerkûbi as a friend and successor after Şems. He had many conversations with him. Since he started to live in a spiritual universe, he was no longer concerned with the mentoring of his followers. He commissioned Sheikh Selâhaddin to carry out these duties [13].

On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddin’in de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddin’le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî’si vücûda geldi [14].

After nearly ten years, Mevlânâ chose Çelebi Hüsâmeddin as a confidant upon Sheikh Selâhaddin’s death. Mesnevî, which became one of the greatest heritages of humanity, was formed during this period [14].

Hz.Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin’in sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı. Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu [15].

Mevlânâ suddenly caught a deadly fever during his conversations with Çelebi Hüsâmeddin. The efforts of the physicians were in vain. That sun of knowledge left this world and moved to the eternal universe on December 17th 1273, on a Sunday.

Düşünceleri

His Ideas

Hz.Mevlânâ için ölüm, sevgiliye kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:

Death is a reunion with the beloved for Mevlâna. In a gazel, he comments on death as follows:

Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma...

Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;

Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,

Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,

Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,

Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma,

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?

Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç

Zîrâ senin Hayy u Hû’yun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır [16].

Don’t think that I have cared about this world, when I am dead and my coffin is being carried…

Don’t cry for me, don’t say alas!

If you get caught in the Devil’s trap, that is the time for bewailing,

Don’t think of separation or parting when you behold my funeral,

That moment is my union, it is the reunion

Don’t attempt to bid farewell when they bury me,

Tomb is the curtain of the community of heaven.

You observed the sunset, didn’t you? Now watch the sunrise, do you think sun and the moon is ever harmed by the setting?

Which seed didn’t sprout after being planted? Then why don’t you trust the human as a seed?

Which bucket didn’t come up full of water, after being sent down a well? Why would Yusuf cry down in that well?

Lower your voice here, raise it in the afterworld

Because your God is in the skies of the world where place doesn’t exist [16]

Bir başka şiirinde de şöyle der:

And in another poem, he says:

Kardeş, mezârıma defsiz gelme; çünkü Allah meclîsinde gamlı durmak yaraşmaz.

Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile ben yine o aşkım [17].

Brother, don’t visit my tomb without a tambourine in your hand; because it is not appropriate to look grieving in the company of God.

God created me from the wine of love. Even though I die and decay, I am still that love [17].

Hz.Mevlânâ, hayatı boyunca Kur’an hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah’ ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini, hâsılı tüm varlığını Hz.Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek takvâ sahibi bir şahsiyettir.

Mevlânâ was truly a godly person, he followed the verdicts of Quran during his life time, refrained from the things forbidden by God, melted all his knowledge, wisdom, ego and thus all his existence in Prophet Muhammad’s existence.

Mesnevî’nin V.Cildinde şöyle der:

In Volume V of Mesnevî, he says:

Şerîat muma benzer, yol gösterir; ele mum almadan yol alınmaz. Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu yürüyüşün tarîkattır. Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına eriştin mi, bu da hakîkattır... Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk; hakîkatse, Allah’ a ulaşmaktır.

Religion is like a candle, it guides us in our way; you cannot walk further without a candle. When you walk further in this road, this movement, this walk is the order (tarikat). When you reach the destination, it is the truth (hakîkat)… Religion is knowledge, order is the mission and obeying; and the truth is reaching God.

Şu rubâîsinde de Kur’an-ı Kerim ve Hz.Muhammed’e bağlılığını apaçık ortaya koyar;

In the following rubai, Mevlânâ’s faith in Quran and Muhammad is fairly visible:

Men bende-i Kur’ânem, eger can dârem,

Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem,

Ger naklî koned cuz in kez ez guftârem,

Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.

Canım bedende oldukça Kur’ân’ın kuluyum,

Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım,

Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse,

O nakledenden de bezmişim ben, bu sözlerden de bezmişim. [18].

Men bende-i Kur’ânem, eger can dârem,

Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem,

Ger naklî koned cuz in kez ez guftârem,

Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.

I am the servant of Quran as long as I live

I am the dust of the road that chosen Muhammad steps on,

If anybody quotes me with anything other than my own words

I will be tired of both that quoter and these utterances) [18].

Hz.Mevlânâ’nın tasavvufu hiçbir zaman bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye kulluk ve yokluktur.

Mevlânâ’s mysticism is never a knowledge system or an imaginary idealism. The focus of his mysticism is becoming more and more mature in the world of wisdom, realization, love and ecstasy. The purpose is servitude and becoming non-existent.

O, hayatın bütün gerçeklerini kabûl eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi reddeder. Ona göre dünyâ, Allah’tan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri değil...

He accepts every single fact of life. He rejects laziness and seclusion. According to him, the world is becoming careless about God, not the usual facts of life.

Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda varlığın, yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.

In Mevlânâ’s mysticism, the meaning of existence, creation and life is love.

Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır. O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî Aşk’tır [19].

And love is one of the qualities of God. Falling in love with anybody/anything other than God is only a transient desire. The reason of creation, the cure for all diseases, the remedy for selfishness, the cure for all suffering is Divine Love [19].

Hz.Mevlânâ’ya göre insan, duygu ve düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:

According to Mevlânâ, human being consists of emotions and ideas. In a poem, he says:

Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibâretsin,

Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir.

O brother! You are composed of feeling and thinking only,

The rest of you is just meat and bone.

Hz.Mevlânâ’nın kâinâtı kucaklayan insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.

Mevlânâ’s vast humanism and tolerance which embraces the universe is a natural outcome of his unbounded love for God and his excellence in Mohammedan teaching.

O, Müslümanlığın üzerinde hassâsiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir” düstûrunun şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür [20].

He embraces all people and tolerates all the created without an ego struggle in accordance with Islam’s much emphasized principle “human is the most noble of all creatures” [20].

Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara vasiyeti ile bu bölümü noktalıyoruz.

We end this part with Mevlânâ’s testament to humanity.

Ben size;

Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.

Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,

Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi,

Kötülük etmemenizi,

Oruca ve namaza devam etmenizi,

Şehvetten uzak durmanızı,

İnsanlardan gelecek ezâya ve cefâya tahammül etmenizi,

Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, ayak takımı ile oturup kalkmamanızı,

Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı tavsiye ederim,

İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.

Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır.

Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur.

Tevhîd ehline selâm olsun [21].

I suggest you;

To fear God both secretly and explicitly.

To eat less, sleep less, say less,

Obey the orders of God,

Not to do harm,

Follow your prayers and fasting,

Abstain from lust,

Endure the pain and suffering caused by other people,

Not to spend time with the spendthrift and rabble,

To be together with the generous and pious ones,

The most auspicious of people is the one who is beneficial to other people.

And the most auspicious of sayings is the short and concise one.

Thanks to the one and only God.

Salute to the company of unification [21].

Eserleri

His Work

Hz.Mevlânâ’nın en büyük eseri, Türk- İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen Mesnevî’sidir. 25000’i aşkın beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi çeşitli hikâye ve darb-ı mesellerle anlatılmaktadır. Form gereği arûzun “fâilatün/ fâilatün/ fâilün” vezniyle ölçülmüş olan eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir. Mesnevî’nin ilk 18 beyti Hz.Mevlânâ’nın bizzat kendisi tarafından yazılmış, kalanı ise Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır [22].

Mevlânâ’s greatest work is Mesnevî, which can be counted as one of the most important masterpieces in Turco-Islamic art. In this piece, which consists of more than 25000 couplets, the Islamic idea is presented through many tales and proverbs. Its meter is ““fâilatün/ fâilatün/ fâilün” of aruz prosody, and the couplets are rhymed. The first 18 couplets were written down by Mevlânâ himself and the rest was inscribed by Çelebi Hüsâmeddin [22].

Muhtelif zamanlarda söylediği gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir kabûl ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır). Arûzun çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif konular işlenir [23].

The gazels, delivered by him during various periods are collected under the titles Divân-ı Kebîr or Dîvan-ı Şems-I Tebrîzî. (Since Mevlânâ considered himself as “one” with Şems-I Tebrîzî, he used this as a pseudonym in his poems). In his poems, various aruz meters are used and various subjects are approached [23].

Dörtlükleri de Rubâiyyât başlığı altında toplanmıştır [24].

His quatrains are collected under the title Rubâiyyât [24].

Fîhi-mâ-fîh, Hz.Mevlânâ’nın sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr eseridir. Bu eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş, böylece tasavvufî dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet konuları hikâyelere bağlanarak anlatılmıştır [25].

Fîhi-mâ-fîh is the written down talks of Mevlânâ in Persian language and is written in prose. In this book, the verses of Quran are interpreted and hadiths are explained. Thus, the mystic views about world, afterlife, deeds, and morality are explained through instructive tales [25].

Hz.Mevlânâ’nın bir diğer eseri de yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana gelen Arapça-Farsça mensûr eseri Mecâlis-i Seb’a’ dır. Bu vaazların Şems-i Tebrîzî ile buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve diğer kâtipler tarafından yazıldığı rivâyet olunur [26].

Another work by Mevlânâ is Mecâlis-I Seb’a, which is an Arabic-Persian prose composed of his seven sermons or advices. These sermons are believed to have been given before his meeting Şems-i Tebrîzî in Konya mosques and that they were written down by his son Sultan Veled and other scribes [26].

Mektûbât da Hz.Mevlânâ’nın mensûr eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak üzere Selçuklu Devleti’nin ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu ile ilgili olarak yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur [27].

Mektûbat is another work in prose by Mevlânâ. It is a collection of 145 letters written by him, most of which are addressed to Alêddin Keykûbat, other notables of Seljuk State and his friends [27].

Hz.Mevlânâ’nın gerek mensûr ve gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık gözlenir. Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler hikâyelerle açıklanmış; konular zevkle takip edilir bir hâle getirilmiştir.

An extraordinary fluency can be observed in both prose and poetry of Mevlâna. His style is elaborated but comprehensible. Quranic verses and hadiths are explained through tales and the subjects are made easy to follow.

Dipnotlar / Kaynaklar :

Footnotes / Sources :

[1] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, Mevlânâ Celâleddin, s.4

[2] Önder, Mehmet, Gönüller Sultânı Hz.Mevlânâ, s.11

[3] Eflâkî, Ahmet, Âriflerin Menkîbeleri, c.1, s.3

[4] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.11-24

[5] Önder, Mehmet, Gönüller Sultanı Hz.Mevlânâ, s.11

[6] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.34

[7] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.34

[8] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.5-6

[9] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.75

Önder, Mehmet, Gönüller sultanı Hz.Mevlânâ, s.42

[10] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.91

[11] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.99

[12] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.107

[13] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.126

Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.13

[14] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.138

Önder,Mehmet, Gönüller Sultanı Hz.Mevlânâ, s.84

[15] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.149

[16] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.155- 156

Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ Celâleddin, s.169

[17] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s.351- 352

[18] Can, Şefik, Hz.Mevlânâ’ nın Rubâileri, v. 2, Rubâi No: 1311

[19] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.20- 21

[20] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.30

[21] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.152

Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.17

[22] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.17

[23] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.63

[24] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.101

[25] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.117

[26] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.131

[27] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.147

[1] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, Mevlânâ Celâleddin, p.4

[2] Önder, Mehmet, Gönüller Sultânı Hz.Mevlânâ, p.11

[3] Eflâkî, Ahmet, Âriflerin Menkîbeleri, c.1, p.3

[4] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.11-24

[5] Önder, Mehmet, Gönüller Sultanı Hz.Mevlânâ, p.11

[6] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.34

[7] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.34

[8] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, ibid. p.5-6

[9] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.75

Önder, Mehmet, Gönüller sultanı Hz.Mevlânâ, p.42

[10] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.91

[11] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.99

[12] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.107

[13] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.126

Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, ibid. p.13

[14] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.138

Önder, Mehmet, Gönüller Sultanı Hz.Mevlânâ, p.84

[15] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.149

[16] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.155- 156

Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ Celâleddin, p.169

[17] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, p.351- 352

[18] Can, Şefik, Hz.Mevlânâ’ nın Rubâileri, v. 2, Rubâi No: 1311

[19] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, ibid. p.20- 21

[20] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, ibid. p.30

[21] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, ibid. p.152

Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, ibid. p.17

[22] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, p.17

[23] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, p.63

[24] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, p.101

[25] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, p.117

[26] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, p.131

[27] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, p.147

© 2002 -   www.neyzen.comwww.ney.com.trwww.neyzen.netwww.yucelmuzik.com
Kullanım koşulları ve telif hakkını okuyunuz
Bu site Explorer 8-9-10, Chrome, Firefox, Safari tarayıcılarında test edilmiştir.
1024*768 çözünürlük ve 32 bit renk derinliği önerilir.
Web Tasarım : Mehmet YÜCEL / Kurtuluş YALÇINKAYA